Ali

Zaman çok yavşak bir şey. Zaman, zaman zaman bir kertenkele gibi izini bile takip edemeyeceğiniz bir aceleyle geçer, bazen de koala gibi saatlerce mal mal yüzünüze bakar.

Bir de hafızayı siler, unutmamak çaba ister...

Bir satır yarası var omuzumda, 7 sene olmuş açılalı. Bir iki sene öncesine kadar ara sıra kaşınır kendisini hatırlatırdı, şimdi sadece tesadüfen elim değdiğinde hatırlarım. 

Siyasal kimliğimin ufak bir vesikasıdır bende. Bir okul çıkışı pusuda yatan faşistlerin işi. İşte zamanın kertenkeleliği tutmuştu o zaman, ne kadar sürdüğü konusunda net bir fikrim olmadı hiç. Belki Ali İsmail'in şiddete maruz kaldığı kadar bir süre, belki de epi topu 30 saniye. Sonra karakol, sonra hastane, sonra karakol sonra ev, sonra karakol, sonra adliye. Bulunmadı elemanlar...

O gün bana saldıranların hiç birinin yüzü yok şu anda zihnimde. Öfke bile kalmadı gibi. Zaman iyi bir leke çıkarıcı. 

Şimdi biz Ali'ye saldıran, yüzünü net göremediğimiz, meslekleriyle andığımız bir takım kişilere bileniyoruz. Ali yaşasaydı kim bilir, bir iki seneye hatırlamayacaktı hiç birisinin yüzünü, öfke bile duymayacaktı belki. 

İzlememek için bir miktar dirensem de nihayetinde baktım Ali'nin son görüntülerine. Görüntüleri izleyince 7 yıl öncesi geldi aklıma, yüzler hâlâ kayıp...
Karakol, hastane, karakol, adliye falan filan... Belki ihtimal dahilindeydi üç gün sonra komaya girmek, çıkamamak...

Ve ihtimal, bana saldıran elemanların akşamında gidip arkadaşlarına gülerek anlatması. Ve ihtimal, Ali komadayken, ismini yüzünü bilmediğimiz çeşitli meslek erbabından kişilerin dua etmesi, ölmesin Ali diye. Pişmanlıklarından değil korkularından. 

Ali'nin görüntülerini izleyince kaşındı yaram...
Bazılarının yüzleri seçilmiyor.  "İşi zamana bırak" dediğimi sanmayın ama hepsini görsem de zaman o lekeleri de söküp atar, biz onları söküp atamasak da zaman yapar. O silinmenin şekli ve içeriği bizim zamanla olan yarışımıza kaldı artık.

Fakat, Ali'nin gülüşü hep kalacak baş köşede, tertemiz, birazı bizim gülüşlerimizde...

Vatan yahut Gezi Parkı

Bir insanın vatanı çocukluğudur.
Büyük ihtimalle bir yerlerden duydum bu sözü. Eğer başkası daha önce söylemediyse baya sağlam bir söz söylemişim bence. (gugıldan baktım, söylemişler...)

Nereden çıktı diyeceksiniz, geçen gece eve doğru yürürken, sokağın birinde bir evden gelen yüksek seviyedeki televizyon sesi götürdü beni vatanıma. İzlenen film neydi bir fikrim yok, Türkçe dublajlı bir yabancı filmdi. Şimdi diyeceksiniz ki "bilmediğin bir film nasıl götürdü seni çocukluğuna?" Şöyle oldu: Çocukluğumun geçtiği yerde açık hava sineması vardı. Türkçe dublajlı yabancı filmlerin boğuk sesi evimize kadar gelirdi. Gerçi evde çok durmazdık ama olsun, ses yine de gelirdi.

Vatan özlemi dediğimiz şey çocukluk olunca böyle kıldan, tüyden şeyler depreştiriyor haliyle. Bu özlem yüzünden 10'ar yıllık periyodlarla "80'ler ne güzeldi", "90'lar ne güzeldi" gibi vatan özlemini sömüren geyikler hep devam ediyor.

Vatanıma gelince, oldukça şanslı bir çocuktum ben, vatanım güzeldi.

Fakat benden çok çok daha şanslı çocuklar var: Direniş zamanı Gezi Parkı'nda olan çocuklar onlar.

Onlar slogan duyduklarında, direniş şarkıları dinlediklerinde, biber gazı soluduklarında, karşılıksız bir şey paylaşıldığı gördüklerinde vatanlarını hatırlayacaklar.

Neyse dostlarım, yaşlanıyoruz. Hiçbirimiz vatanımıza tekrar dönemeyeceğiz büyük ihtimalle. Gidebilsek ne güzel olurdu ama... Olur mu ki?

Olmaz. Ama bir ihtimal daha var. Belki başka vatanlara gideriz. O başka vatan Gezi günleri gibi bir şeye denk gelirse tadından yenmez. Hele öyle günlerde açık hava sineması, gazoz ve çekirdek olursa çocukluğumu özlemem bile...