İşte bir sabah, uyandığımda...

Hiç hesapta yoktu. 
Kalabalık arasında gidip gelenler birbirine çok benziyordu. Bu kadar kalabalık olmalarına rağmen bir sıkışıklık yaşanmıyordu. Yine bu kadar geniş bir alana bu kadar homojen yayılmaları da takdire şayandı doğrusu; yalnızca alanın ortasında dikkatli bakınca ufak bir seyrelme görünüyordu. O da böyle bir alandaki kalabalık düşünüldüğünde ihmal edilebilir bir şeydi.
Böyle bir organizasyonla toplanan kalabalığın talepkâr olmaması benim için de ayrı bir güzellik doğrusu. Temel ihtiyaçlarını karşıladığım ölçüde bana hiçbir zorluk çıkarmadılar, kendilerine teşekkürü borç bilirim.
Bir sabah bu tek düze, homojen kalabalığın ortasında bir tanesi -hem de hiçbir şey yapmayarak- gözüme çarptı. Önce inkar etmeyi denedim, sabah sersemliğiyle öyle gördüğüm konusunda kendimi ikna etmeye çalıştım. Elimi yüzümü yıkadım bir daha baktım; kalabalığın içinde biraz göz gezdirince aynı yerde olduğunu farkettim. Herhangi bir ışık yansıması olabilir diye farklı açılardan baktım; belli belirsiz görünüyordu her açıdan. Bu kadar çabaya rağmen kendime güvenmeyip en yakınımdakine sordum, üstün körü bir baktı ve ihtimalin düşüklüğünden olsa gerek "yok abi sana öyle gelmiş" ışık falan yansımıştır dedi. Ama o oradaydı; hareketsiz, ağır başlı...

Sayısını belki de milyonlarla ifade edebileceğim kalabalık içerisinde bir tanesinin varlığının bu kadar etkili olması bir yandan hoşuma giderken bir yandan da ürktüyordu. Ben onun safında değildim ama o tek başına milyonlara kafa tutacak, kısa zamanda kendisine arkadaşlar bulacak, alanı seyreltip seyreltemeyeceğinden bağımsız olarak kalabalığa rengini çalacaktı. Bu devasa karşı karşıya gelişte, sonucu bilmeme ve bu gerçekleşme ihtimali kuvvetli sonucu hiç sevmememe rağmen bir tavır almadım. Halbuki onu onu görür görmez, etrafında birkaç masumu da harcamak pahasına, alandan atabilirdim. Faydası olmayacaktı. 
Belki ikimiz de boyun eğmeyecektik ama galip o olacaktı. 

Hayatımda ilk defa bir savaştan kaçtım, boyu bir santimetreyi geçmeyen beyaz bir saç telinden korktum, ona boyun eğdim...

Bir babası kılıklının babasına diyemedikleri

Oğlan dayıya, kız halaya çeker derler, inanmam ben buna.
Kız anneye, oğlan da babaya çeker bence, kaçınılmaz bir son gibi bu. Anne ve babasıyla geçinemeyenlerin ileride geçimsiz bireylere dönüşmesi belki bunla alakalıdır. 
Ben de tahminimce babama çektim, kendisiyle zaman zaman geçimsizliklerim olsa da hiç şikayetçi olduğum bir durum değil bu. 
Babamı seviyorum, bir oğulun ve babanın birbirine sevgilerini ifade etmesinin zorlukları da var elbet. Kafanı annenin göğsüne yaslamak gibi kolay bir ifadesi yok bunun, hele bir de yaş ilerlediyse.
Babamı çok seviyorum, bu böyle bilinsin.

İçmeyi sevmez kendisi, karşılıklı iki tek atmışlığımız yoktur mesela. Hiç sarhoş görmedim kendisini. Karşılıklı sarhoş olsak çok eğlenirdik halbuki. 

Babamı çok karıştırmam hayatıma -ki bu huy bana kendisinden mirastır- o şikayet eder bundan. Nasihatler bir kulağımdan girmez bile. Öyle de "bu çocuk kime çekti"yimdir onun gözünde. 
Babama çektim bence, hık deyip burnundan düşmüş sayılmam ama dayıma çekmiş olmam mümkün değil. Ki o tez 20 tane yeğeni olan dayılarım için baştan ampirik olarak yalanlanmış durumda zaten.
Babama çekmişliğimin her tarafı sevimli bir şey de denemez. Ön yargılı, ön kabullü bir adamım sonuçta ama güzel yanı bunları kısmen sağlıklı neden sonuç dizgesi içine yerleştirebilmiş olmam, babam gibi...

Baba oğul ilişkisinin içerdiği duygusuzluk nedeniyle adam gibi kendisine ifade edemesem de ben babamı seviyorum.
İşin pis tarafı benimle gurur duyması için kendisine çok az sebep sundum. Bir üniversiteyi kazandığımda gururlanmıştı adam, on senedir başka bir sebep veremedim. Mezuniyet ise on yılın ardından çok gurur duyulabilir bir şey olmayacak gibi.
Bir de çok kısık sesle ifade etse de komünist olmamdan gurur duyuyor. Örgütlendiğimde kavgalarımız olsa da birkaç sene sonra "seni ben komünist yetiştirdim" seviyesine gelmişti. Bana kalırsa da öyle fakat abimle ablamı niye komünist olarak yetiştirmedi diye merak da etmiyor değilim. O da babamın kendi çelişkisi olsun, yüzde 33 de olsa bir başarı mevcut... Gerçi mezuniyet ve torun gibi unsurlarda benden daha başarılılar. Adam herhalde işbölümü yaptı aramızda, kim bilir? 
Nihai olarak ben halimden memnunum. Teşekkürler baba... 

Ali

Zaman çok yavşak bir şey. Zaman, zaman zaman bir kertenkele gibi izini bile takip edemeyeceğiniz bir aceleyle geçer, bazen de koala gibi saatlerce mal mal yüzünüze bakar.

Bir de hafızayı siler, unutmamak çaba ister...

Bir satır yarası var omuzumda, 7 sene olmuş açılalı. Bir iki sene öncesine kadar ara sıra kaşınır kendisini hatırlatırdı, şimdi sadece tesadüfen elim değdiğinde hatırlarım. 

Siyasal kimliğimin ufak bir vesikasıdır bende. Bir okul çıkışı pusuda yatan faşistlerin işi. İşte zamanın kertenkeleliği tutmuştu o zaman, ne kadar sürdüğü konusunda net bir fikrim olmadı hiç. Belki Ali İsmail'in şiddete maruz kaldığı kadar bir süre, belki de epi topu 30 saniye. Sonra karakol, sonra hastane, sonra karakol sonra ev, sonra karakol, sonra adliye. Bulunmadı elemanlar...

O gün bana saldıranların hiç birinin yüzü yok şu anda zihnimde. Öfke bile kalmadı gibi. Zaman iyi bir leke çıkarıcı. 

Şimdi biz Ali'ye saldıran, yüzünü net göremediğimiz, meslekleriyle andığımız bir takım kişilere bileniyoruz. Ali yaşasaydı kim bilir, bir iki seneye hatırlamayacaktı hiç birisinin yüzünü, öfke bile duymayacaktı belki. 

İzlememek için bir miktar dirensem de nihayetinde baktım Ali'nin son görüntülerine. Görüntüleri izleyince 7 yıl öncesi geldi aklıma, yüzler hâlâ kayıp...
Karakol, hastane, karakol, adliye falan filan... Belki ihtimal dahilindeydi üç gün sonra komaya girmek, çıkamamak...

Ve ihtimal, bana saldıran elemanların akşamında gidip arkadaşlarına gülerek anlatması. Ve ihtimal, Ali komadayken, ismini yüzünü bilmediğimiz çeşitli meslek erbabından kişilerin dua etmesi, ölmesin Ali diye. Pişmanlıklarından değil korkularından. 

Ali'nin görüntülerini izleyince kaşındı yaram...
Bazılarının yüzleri seçilmiyor.  "İşi zamana bırak" dediğimi sanmayın ama hepsini görsem de zaman o lekeleri de söküp atar, biz onları söküp atamasak da zaman yapar. O silinmenin şekli ve içeriği bizim zamanla olan yarışımıza kaldı artık.

Fakat, Ali'nin gülüşü hep kalacak baş köşede, tertemiz, birazı bizim gülüşlerimizde...

Vatan yahut Gezi Parkı

Bir insanın vatanı çocukluğudur.
Büyük ihtimalle bir yerlerden duydum bu sözü. Eğer başkası daha önce söylemediyse baya sağlam bir söz söylemişim bence. (gugıldan baktım, söylemişler...)

Nereden çıktı diyeceksiniz, geçen gece eve doğru yürürken, sokağın birinde bir evden gelen yüksek seviyedeki televizyon sesi götürdü beni vatanıma. İzlenen film neydi bir fikrim yok, Türkçe dublajlı bir yabancı filmdi. Şimdi diyeceksiniz ki "bilmediğin bir film nasıl götürdü seni çocukluğuna?" Şöyle oldu: Çocukluğumun geçtiği yerde açık hava sineması vardı. Türkçe dublajlı yabancı filmlerin boğuk sesi evimize kadar gelirdi. Gerçi evde çok durmazdık ama olsun, ses yine de gelirdi.

Vatan özlemi dediğimiz şey çocukluk olunca böyle kıldan, tüyden şeyler depreştiriyor haliyle. Bu özlem yüzünden 10'ar yıllık periyodlarla "80'ler ne güzeldi", "90'lar ne güzeldi" gibi vatan özlemini sömüren geyikler hep devam ediyor.

Vatanıma gelince, oldukça şanslı bir çocuktum ben, vatanım güzeldi.

Fakat benden çok çok daha şanslı çocuklar var: Direniş zamanı Gezi Parkı'nda olan çocuklar onlar.

Onlar slogan duyduklarında, direniş şarkıları dinlediklerinde, biber gazı soluduklarında, karşılıksız bir şey paylaşıldığı gördüklerinde vatanlarını hatırlayacaklar.

Neyse dostlarım, yaşlanıyoruz. Hiçbirimiz vatanımıza tekrar dönemeyeceğiz büyük ihtimalle. Gidebilsek ne güzel olurdu ama... Olur mu ki?

Olmaz. Ama bir ihtimal daha var. Belki başka vatanlara gideriz. O başka vatan Gezi günleri gibi bir şeye denk gelirse tadından yenmez. Hele öyle günlerde açık hava sineması, gazoz ve çekirdek olursa çocukluğumu özlemem bile...

Cinsiyetçi küfürler için "darü'l-harb" talebimdir

Ben çocukken çok küfür ederdim mayışseverler, analı avratlı girişirdim. Ergenlikle birlikte ananısikim, amınakoyum her cümlede bulunan vurgulara dönüştü. Topluma ne ara kazandırıldım bilmiyorum ama yavaş yavaş dilim arındı, "lan" bile az kullandığım bir ünleme dönüştü. Toplum içinde küfür etmez oldum.

Tabi bir de meşru küfür alanları var. Yıllarca ana haber bülteni sırasında babamın ettiği küfürler mesela...

Dediğim gibi, hangi arada olduğunu bilmediğim bir şekilde dilim küfürlerden bir nebze arınmış oldu ama babamın açtığı meşruiyet alanında -ki bu siyasal bir düzlem oluyor- küfürlere devam ediyorduk.

Derken sosyal medya peydah oldu, küfürlerimiz global dünyada çok daha fazla kullanıcıyla buluşur oldu. Tabi küfürlerimiz toplumsallaşırken biz de eşek değiliz ya, biz de toplumsallaştık.

İşte o toplumsallaşma sırasında erkek egemen dilin karşı taraftan çok hoyratça kullanılmasına karşı eşcinsel ve kadın tepkisine katılmamak elde olmadı. Hani öyle dostlar alışverişte görsün diye yapmadım, inandım da yaptım.

Dostlar arasında gene ataerkil ataerkil, falluslu malluslu yardırmaya devam ettim, yalan yok. Ama sosyal medyada bir küfür etmeden önce on kere düşünmeye başladım; "anasını sikersem cinsiyetçi olurum, en iyisi ağzına sıçayım", "orospu çocuğu demiyoduk, o zaman şerefsizin oğlu diyeyim" gibi monologlar içinde yuvarlanıp gidiyordum.

Olay monolog olduğu için sıkıntı yoktu. 

Fakat ne zaman ki bu sosyalleşme olayı yazılı olandan çıkıp sokaklara döküldü o zaman çelişkiler keskinleşti. Babamın yarattığı küfürlerin meşruiyet alanı o kadar genişlemişti ki binlerce insan hep bir ağızdan "siktirolgiiiiit, siktiiirolgiiiiit, siktirolgiit recep teyyip" diye bağırdık. Duvarlar "sis atma o.ç." yazılarıyla doldu. Erkek egemen dille direnenlerin arasında çıtkırıldım kadınların bile olması bir nebze bizi rahatlatıyor, tezerrüatlara daha yüksek sesle katılmamıza neden oluyordu. 

Sokaklar güzeldi, dostlar arasındaydık ve hep beraber falluslarımızı düzene karşı çevirmiştik.

Gel zaman git zaman sokaklar seyrekleşti. Sosyal medya Teyyip efendinin de saldırısıyla daha meşru bir alan haline geldi. Babamın meşruiyeti üzerine Teyyip'in meşruiyeti binince cinsiyetçi küfür ayıklama monologları da aldı başını gitti. Eskiden bu kadar zorlanmazdım doğrusu.

Sonra faiz lobisiydi şuydu buydu derken islamcı burjuvazinin faizi helal kılmaya yönelik ortaya attıkları "darü'l-harb" kavramı geldi aklıma. Darü'l-harb kafirlerin hüküm sürdüğü toprak anlamına gelmekte ve yurdumun şakirtleri faizi, haksız kazancı vs. meşrulaştırmak için bu kavramı kullanmakta.

Onlar kendileri açısından haram olanları böyle basit bir şekilde meşrulaştırıyor da biz iki tane ataerkil küfürü mü meşrulaştıramıyoruz sevgili mayışseverler. 
Biliyorum bu aralar hepimizin dilinin ucuna sık sık "anasını avradını siktiğimin yalancı pezevengi" geliyor, "amına koduuumunun orospu çocuğu" geliyor. Hele aramızda Adanalılar var onların dilinin ucuna gelenleri burada saymıyorum bile. 

Peki bugün "eşcinseller ve kadınlar açısından Türkiye darü'l-harb'dir" desek kim bize karşı çıkabilir sevgili mayışseverler? Tabii ki de ılık islamcı radikal liberaller... Peki bu tezimize bile kafadan karşı çıkan bir kitleye bir "orospu çocuğu" desek çok mu?

Bu yazı bir soruyla bitmedi mayışsverler, bir taleple bitti: Çok mu?


Bu sefer Levent Kırca "tam yerine rast geldi, manzara koydu"

Levent Kırca üzerinden bir şeyler yazıyorum ve bunu yaparken ne kendimden ne de Levent Kırca'dan utanmıyorum. Durum ben ve Levent Kırca için vahim değilse birileri için oldukça vahim gibi duruyor. Ama bu vehamet aşılamayacak bir vehamet değil dostlarım.
Emekli öğretmen tezlerimi baştan sıralayayım, ondan sonra da durum kimler açısından vahim onu söyleyeyim ben size. Hadi bakalım...

Emekli öğretmen tezi 1: Levent Kırca'nın AKP iktidarıyla birlikte artık "abartabileceği" bir iktidar unsuru kalmamıştır. "Pijamayla çıkarım gene satarım" diyen bir Bakan'ı, vatandaşa "sevindiysen takla at da görelim" diyen bir Bakan'ı mizah unsuruyla eleştiremezsiniz, ona dair abartabileceğiniz bir şey kalmamıştır. O yüzden karikatür dergileri ortalama bir haber dergisi gibidir artık, o yüzden yandaş basının yazdıkları çoğunlukla Zaytung'dan daha abartılıdır. Böyle bir durumda mizahla bir şeyleri değiştirmeniz zorlaşmıştır. Örgütlenmeniz gerekir.


Emekli öğretmen tezi 2: Levent Kırca'nın yıllarca ekmeğini yediği sarhoş tiplemesi -ki bana kalırsa onlar rol değildi- alkol yasaklarıyla birlikte tamamen politik bir kimliğe büründü. Alkol içmenin politik bir tutum olduğu memlekette sarhoş tiplemesiyle komiklik yapamazsınız, ancak politika yapabilirsiniz. Levent Kırca da bunu yapmıştır.


Yani bir siyasetçi olarak Levent Kırca yalnızca bir sonuçtur. Bu sebepten ötürü Levent Kırca'nın politika yapması sinirimi bozmadı, "ne yapıyor bu adam" demedim. Adam yıllarca Süleyman Demirel, Turgut Özal taklidi yaptı, öyle bir geçmişten sonra daha farklı bir politik dil tutturamazdı. Olacak o kadar...


Diğer bir yandan Levent Kırca'nın politika yapmasına, bunu da örgütlenerek yapmasına saygı duydum. Ha ne kendisi ne örgütlendiği yer bana ciddi gelmiyor, bu ayrı bir tartışma konusu.


Buradan bu vesileyle bu satırları büyük ihtimalle okumayacak olan sanatçılara sesleniyorum.


Sanatçı abilerim, ablalarım, kardeşlerim, yeğenlerim siyaset ciddi bir müessesedir. Ciddi olmasına rağmen eğlencesiz de değildir. Hem siz drama falan bilen adamlarsınız eğlenceli hale getirecek olan biraz da sizsiniz. Öyle #flamasızgezi'ydi, #çekirdeksizkarpuz'du gibi genetiği değiştirilmiş söylemlerle siyaset olmaz. Adam gibi bir oturun ne istediğinizi düşünün, sonra gidin düşüncelerinize denk düşen insanlarla bir araya gelin, güç verin, güç alın. Aksi halde Levent Kırca'dan daha saygıdeğer bir konumunuz olmayacak. Düşünün şu yazı da bile adınız olmasa bile zamiriniz ne kadar fazla Levent Kırca'yla yan yana geldi. Hadi abilerim, ablalarım, kardeşlerim, yeğenlerim örgütlenin azıcık...

Siyasal islamcılık olarak antikapitalist müslümanlık...

Politize oldum gençler, çok politize oldum.
Eskiden de politizeydim zaten ama burada ciddiyet barındıran bir şeyler yapmıyordum. Gerçi gene çok ciddiyet barındırdığını iddia edemem ama artık herkes politize olduğuna göre ben de burada ciddiyetsiz bir şekilde politika tartışabilirim.

Gezi günleri, Gezi geceleri güzeldi. Yalnızca Gezi'de değil her yerde güzeldi. Ama ben size Gezi'yi anlatmayacağım, anlatılacağı kadar anlatıldı, dinlenileceği kadar dinlendi; ama daha yaşanacak çok şey var.


Ben aslında sinirliyim, sinirliliğim dinsizliğimden geliyor. 15 senedir tam zamanlı ateist olarak aranızda yaşar giderim. Cami, kilise, sinagog, cemevi gibi ibadet yerlerine gittim gezdim, bakındım ettim, bir keresinde namaz bile kıldım ama darılmayın gücenmeyin yarın bir gün Allah'ın varlığına ikna olursam hıristiyan olurum, kiliseler güzel. Bununla birlikte düşündüğümüzde benim dini görüşlerimden size ne değil mi sevgili mayışseverler, pek tabi sizin dini görüşlerinizden de bana ne aynı zamanda. Bu seviye güzel, bu seviyeyi koruyalım.


Peki bu hoşgörü ihtiva eden görüşlerime rağmen ben niye sinirliyim?

Antikapitalist Müslümanlar ile Devrimci Müslümanlar'ın yeryüzü iftarları var ya, ben onlara da sinirli değilim, ben o şovlara sevinen solculara sinirliyim. Çok sinirliyim sevgili mayışsever, sen seviniyorsan sana da sinirliyim... Neyse itiraf edeyim sana çok sinirli değilim, sinirim dilimde...

Yıllardır ülkede bir şeyler değiştirmek için didinen ben ve benim gibi insanlara sürekli "din varken başaramazsınız" diyen insanların bir noktada haklılık payı vardı. Biz siyaset yapıyorduk, karşımızdakiler ise "din" yapıyorlardı. O yüzden laikliği savunduk, dünyayı ve insanları değiştirmek için ayet değil siyaset tartışmalıydık çünkü...


"Hükümet istifa" sloganlarımızın "camilere ayakkaplarıyla girdiler" söylemiyle karşılanmasına hiçbirimiz gibi ben de şaşırmadım.


Sonra Gezi'de kandil kutlandı, simit yenildi. En popüler sloganlarından birisi "şerefine tayyip" olan bir hareketliliğin "bu gece içmiyoruz beyler" tepkisi garip geldi bana. Ki aynı insanlar "Gezi Parkı mücadele alanıdır, burada içki içmeyin" diyenlere -biraz da haklı olarak- "bu mesele biraz da alkol yasağından başladı, siz bize içmeyin diyorsunuz" diye tepki gösterdiler.


Ve ramazan geldi, Taksim'e yeryüzü sofrası kuruldu, bu sofra güzel bir sofra ona sözümüz yok dostlar... Ama o sofraları aşan bir Antikapitalist Müslüman, Devrimci Müslüman sıfatı var ki kıllanıyorum ben. Bana "allahsız komünist" sıfatını anımsatıyor biraz. Aynı dilin ürünü gibi geliyor bana.


Ben Marksist Leninist Ateist diye geziyor muyum?

Hayır.

Niye?

Çünkü benim dinimden sana ne değil mi?

Ey Antikapitalist Müslümanlar, Devrimci Müslümanlar.

Siyaset yeryüzü sofralarınız gibi yeryüzünde kalsın. Beraber oturalım orada, paylaşalım.
Dinli-dinsiz, alevi-sünni, hıristiyan-müslüman Gezi'de bir arada sıkıntısız bir şekilde yan yana durabildik. Gene dururuz, sıkıntı yok Bir şu din meselesini Allah'la aranızda halledip gelseniz ne güzel olacak. Antikapitalist veya devrimci sıfatı size yetmiyorsa çapulcu verelim, biz ayyaş siz çapulcu gül gibi geçinir gideriz...

Bundan sonrası Antikapitalist Müslümanlar'la Devrimci Müslümanlar'a hayırhah bakan "allahsız komünistler"e gelsin.


Güzel kardeşim, sen yıllardır milletin dinle uyutulmasından, manipüle edilmesinden şikayetçiydin haklı olarak. Haklı olarak müslümanın antikapitalistini, devrimcisini görünce -özür dileyerek bu tabiri kullanıyorum- mal gibi sevindin. Sana iki sözüm var:


Bir "antikapiltalist müslüman" söylemi, siyasallaşmasını din üzerinden sağlamış kitle üzerinde bir sempati uyandırmıyor.

İki "antikapitalist müslüman" söylemi zaten seküler bir noktada duran inananlar üzerinde bir sempati oluşturuyor. Yani sana faydasından çok zararı var...

Çok jakoben bulmayasanız diye bir sonsözle bağlayayım. (Biz buna liberal savan diyoruz)

Sonsöz: Egemenlere karşı karşı mücadele ederken egemen olmayan bir sıfatı taşımanız yeterlidir, egemen olmayan bir sıfatın yanına bir de egemen sıfat ekleyerek egemen dilin alanını genişletmiş ve tartışmayı egemenlerin söylemiyle yeniden üretmiş olursunuz.

Altı sıfır

Uyarı: Başlıktaki altı sıfır ifadesinin GS-FB skorlarıyla ilişkisi bulunmamaktadır. Meşhur bir altı sıfır skoru var ama ben futbolla o altı gölü kimin attığını hatırlayamayacak kadar alakasızım. Neyse, yazıda futbol yok. Ama bir kısmı Fenerbahçe'de geçiyor.


Bugün size nostalji yapacağım sevgili mayışseverler. Ama korkmayın; öyle 90'lar, 80'ler, sobalı ev, Burak Kut muhabbeti değil...

Bugün benim mayışım yattı, yatar yatmaz eski sevgili kıvamına gelmiş olan (her akşam bir yeni mesaj) ev sahibime kirasını takdim etmeye seyirttim. Kalamış'ta otogalerisi var teresin. Geceye varan bir saatte gittiğimden neyse ki kendisiyle karşılaşmadım. Galerinin bekçisine verdim. Borcumu ödemiş olmanın ve tekrar beş parasız kalmanın verdiği huzurla, yolumu uzatarak, Selahattin Pınar sokağından Kalamış sahile vurdum kendimi. İşte ne olduysa o sırada oldu. Telefonun hafızasından dinlediğim karışık müzik listesinde bir Münir Nureddin Selçuk şarkısı çalmaya başladı. 1969 konser kaydından "Yeniçeriye gazel." Hemen listeye müdahale ederek "Kalamış"ı açtım. Acaba 44 yıl sonra Kalamış'tan ben de bir tatlı huzur alabilecek miydim? Az sonra...

Neyse...
Açtığım yalnızca Kalamış değildi mayışsever, açtığım aynı zamanda mayış sıkıntısının tarihiydi de. Birden bir baktım 44 yıl öncesindeyim. 44 yılda ne değişmiş diye kendime sormaya başladım. İlk başta denizin üstünde yürüdüğümü farkettim, doldurmaya doyamamışlar sahili. Sonra, 44 yıl öncesine göre ayakkabıların daha rahat olabileceğini düşündüm. Aklımda yolu iyice uzatmak olduğundan geldi o da aklıma. Köselelere talim ediyor olsaydım yolu o kadar da uzatmazdım herhalde. Kıyafetler biraz daha değişik olurdu, eski elyaf bir kabanımsı yerine eski bir pardösü giyiyor olurdum zannımca. Bıyık aynı kalırdı. Ha bir de kulaklık meselesi var. Yürürken kulaklıktan şarkı dinlemek yerine kendim birşeyler mırıldanıyor olurdum. Neyse denizin üstünde yürüdükten sonra diğer ayrıntılar çok da önemli değil.

Sonra parayı düşündüm, 44 yıl önce evimin kirası ne kadardı acaba. Gerçi benim şimdi oturduğum bina 44 yıl önce gıcır gıcır birşeydi muhtemelen, yöre esnafından öğrendiğime göre o zamanlar Anadolu şehrinde çalışan bir doktorun garsoniyeriymiş. Farkettim ki böyle bir yerden sağlıklı karşılaştırma yapamayacağım. Eve gelince 1969 yılı gazete fiyatlarına baktım. Milliyet 1969 yılında 50 kuruşmuş, bugün de 50 kuruş. Yolda yürürken de aşağı yukarı böyle bir oran olduğu üzerinden düşüncelere dalmıştım.

Ortaokulda, lisede hocalarımızın bize verdiği bir hayat dersi vardı. Sonra forward maillere, facebook iletilerine de konu oldu, gerçi konu edenler de gene emekli öğretmenlerdi. Neyse aforizma şu: "
Şimdi çocuklar bu sıfır (tahtaya sıfır yazıyor-rakamla) sizin işiniz olsun, bu sıfır (diğer sıfırın soluna ekleyerek devam ediyor) sağlığınız, bu sıfır arkadaşlarınız olsun, bu sıfır basur kreminiz olsun (altı yedi tane sayıyorlar genelde). Bu 1 de (sıfırların en soluna yazıyor) kişiliğiniz olsun. Bakın bi milyon oldu. Fakat başından bu 1'i yani kişiliğinizi silin geriye sıfırdan başka birşey kalmaz!!!"

Bu aforizmalarla büyüdük lan biz. Aman otobüste yaşlıya yer ver 1'imize bişey olmasın, hırsızlık yapma 1'in düşer, kavga etme 1'in bölünür diye diye bir bakmışız 44 yıl geçmiş. Elimizde bir tane 1'le oynayıp duruyoz. Altı sıfır atmışlar yanımızdan ses etmemişiz.

O altı adet sıfırın peşinde düştüm. Düşündüm 44 yıl önce Kalamış çevresinde bu kadar zengin yoktu. Kalamış'ta marina yoktu, bu kadar yat yoktu, kotra yoktu. 44 yıl önce Kalamış sahilde yürüyen bir fakirin kulağında kulaklık yoktu, ayakkabısı bu kadar rahat değildi ama sorarım size 1'in yanına dizilen bir tane 0 olur mu bundan? Bana kalırsa olmaz.

Sonra 44 yıl önce neler vardı onları düşündüm biraz. Üniversitelerde gene olaylar vardı, polis gene faşist, faşist gene korkaktı. Ama gençlik hareketine hareket çeken hareketin kralını da görüyordu. Süleyman Demirel vardı gene, gerçi o tarihten önce vardı, tarihten sonra da varolacak. Sonra Münir Nureddin vardı, konser falan veriyordu. Şairler vardı, yazarlar vardı. Onların bir kısmı hala var fakat eskisi gibi yazamıyorlar, yenisi de adam gibi yazamıyor. Ne bileyim belki Kalamış'a inen bir Selahattin Pınar sokağı yoktu ama Selahattin Pınar gibi aşıklar vardı. Binlerce dansöz yoktu mesela. Serdar Ortaç yoktu lan, daha ötesi mi var?

Bu kadar tüketmeyecektik, belki biraz daha erken ölecektik ama adam gibi ölme ihtimali daha yakındı.

Bence geç geldim ben dünyaya. İhraç fazlası mallar gibi iç piyasaya sürüldüm. Ne modaya uygun olabildim ne retro ne de füturist. 44 yıllık bir 1'le döne döne geldim eve. Ah, hocalarım görseydi ne kadar gurur duyarlardı benimle.

Sıkıntısız mayış yemek de varmış kaderde

1 yılı aşkın bir süredir yazmamamın bir sebebi blogu epi topu üç beş kişinin okuyor olmasının yanında, burada en son bahsettiğim işyerinde çok uzun süredir çalışmıyor olmamdı. Aradan geçen süre içerisinde grafik, anket, denetim, kobaylık gibi çeşitli işlerde de klasik bir "mayış sıkıntısı" yaşanmadığından olsa gerek; yazmayı çizmeyi iyice unutmuşum.

Geçen yaz başında normal mesaili bir işe başlamış ve tam sıkılıyordum ki artık sıkılmadığım mevcut işimi bulmuş oldum. Evet artık çalışırken bunalım yok, muhabbetsizlik, kötü müzikler, mal insanlar yok. Bildiğin işimi severek yapıyorum, beş ay geçmesine rağmen hala yaptığım işten haz alıyorum. Çok güzel bir duyguymuş.

Bununla birlikte işyerinde yalnızlık duygusuna gark olmayışım yazma çizme işlerimi de inanılmaz bir şekilde baltaladı. Şu anda bu satırları mesai sırasında değil iki gün sonraki sınav için ders çalışırken yazıyorum, düşünün...

Kendi hesabıma bir mayış sıkıntısı çekmiyor oluşum, mayış sıkıntısını unuttuğum, mayış sıkıntısına yabancılaştığım sonucunu çıkarmasın sakın ha. Sizin mayış sıkıntınız benim mayış sıkıntım, zira hala on numara bir otlakçıyım. Tüm mayışı kira ve faturaya gömünce yaşamak için başka bir yol kalmıyor. Durumumdan nefret etmeyin, evrimin kodlarımıza işlediği hayatta kalma içgüdüsüdür bu; kınamayın...


Evrim demişken, eski yazdıklarıma bir göz gezdirdim şöyle...

Baskı altında üretken olmamız da sanıyorum hayatta kalma güdüsüyle alakalı birşey. Etrafımda boktan müzikler silsilesi varken kendimi yalıtıp daha iyi müzik dinliyor. Kimseyle muhabbet edemezken kağıda gömülüp bol bol çizim yapıyordum. Ha onlar bi boka yarayan şeyler miydi? Tabi ki değil. Konumuz da o değil zaten.

Ben baskı altındayken kendimi daha üretken hissediyorken -hissetmenin de ötesinde bildiğin üretkenken ('üretkenken' de çok güzel kelimeymiş)- memleketimizde oluşan toplumsal baskı ortamında sanatsal üretim ve tüketim bu yöne meyletmiyor.  Tüketimi de geçtim, onda da gözüm yok, gösteri endüstrisiyle yarışılmasa da olur; fakat üretim de yok.


Geçtiğimiz ay çokça tartışılan "Sanatçılar Girişimi" toplantısında da aynı sıkıntı var. Orada ortalığı bulandıran birkaç bulaşık adamı geçtiğinizde, gerçekten de memleketimizde güzide eserler vermiş sanatçılar bu baskıya karşı bir başkaldırı örgütlemeye çalıştılar. Bu sanatçıların ürettikleri de keza başarılı işlerdi. Evet işlerdi, di-li geçmiş zaman. Bu arkadaşlar, ülkemizde düzgün olmaması hep bir zırlama konusu olan telif yasasına rağmen, on yıllardır bir şey üretmeden gül gibi geçinip gidiyorlar.


Şimdi ben kaale alınan bir tip olsam döküme başlayacaklar; şu albümleri yaptık yazdık, şu şirrler, şu filmler... bu liste uzayıp gider. Fakat gelin görün ki 30, 40, 50 yıl önce ürettiklerinizle yok bir farkı. Bu kadar baskı ortamında da ilham gelmiyorsa bir daha gelir mi a dostlar.


Bir diğer çıkarım ise şu olabilir: Eski adamların eski heyecanlarla ürettiklerini bir daha üretmeleri çok mümkün değil. Yeni birilerinin yeni heyecanlarla yeni üretimlere girmesi gerekir. O da ekmek derdindeyken disipline olmuyor. Ortaya çıkan şeyler bağıntısız, havada kalıyor.


Neyse mayış sıkıntısı diyorduk, alakasız şeyler söylemeye başladık. Mesaide yazmayınca odaklanmakta sıkıntı çekiyorum doğrusu. Ek olarak mesaide yazmayınca mayış meselesine bağlamakta da sıkıntı çekiyorum. Bu satırları mayışa bağlayamadan hepinizi öpüyorum...