hayali arkadaş aranıyor

Bugün ilginç bir gün, bir buçuk saattir çalışıyorum ve henüz kimse müzik açıp kafa ütülemedi, ama yine de uykum geldi, tek gözü neredeeyse kaoanmıl olarak yazan ben.
Neyse ayıldık vesselam öğle üzeri ve bugün nasıl olduğumu bilmiyorum.
Buradan ontolojik bir takım meseleler tartışılabilir ama girmeyecem oralara.
Bunun yanında kendi kendime yapabileceğim geyiklerin de sınırına geldim, hayali arkadaşlara ihtiyacım var sanırım benim.
Bu düşüncelerimi geçenlerde bizim Ömer'e de açtım. Ömer sıkılgan bir arkadaş ve sıkılganlığı o kadar bulaşıcı ki iki gün üstüste takılsam üçüncü gün kış uykusuna yatasım geliyor.
Neyse bizim Ömer'e açtım konuyu, çok ilgilenmedi haliyle. Napcan dedi arkadaşı, olur olmadık yerde zırt pırt çıkacak dedi ortaya.
Ömer'in durduğu yerden bakınca hak vermemek elde değil, adamın ömrünün 4'te üçü uyumakla, kalanı da uykuya dalmakla geçiyor; haliyle dikkatini dağıtacak kimseleri istemiyor etrafında.
Ömer bunu söyledikten sonra uyudu, ben de uyumuşum. Uyandığımda çoktan öğlen olmuştu. Bir hışımla işe geç kaldığımı düşünerek adrenalin salgıladım, hemen sonra günün pazar olduğunu hatırladım. Ömer'in kalkıp gitmiş olmasına çok şaşırmıştım.
Az sonra onu da hatırladım. Ömer pazar günleri evde kalan komşu çocuklarının yaptığı gürültüden kurtulmak için erkenden kalkıp tatil yapan devlet dairelerinin bahçelerinde gider, çimlerde uyuklardı.
Bunları düşünürken uykum da iyice açılmıştı. Güneşli bir pazar günü cepte az bir para ve aylık akbil. Kahvaltımı vapurda yapmaya karar verdim. Önce Kadıköy- Beşiktaş, Sonra Beşiktaş - Üsküdar. 
Üsküdar'dan Kuzguncuk'a doğru yürümeye başladım. Hayaller kura kura Kuzguncuk'a vardım. İskeleye varıp denize karşı oturdum, yanımda duran amcadan bir dal sigara istedim, çakmağım vardı. Kendimi profesyonel otlakçı olarak göstermemek için yanımda hep çakmak taşırım, en son paketi üç hafta önce almıştım.
Amca'nın bıyıklarının rengine bakınca sigaranın Samsun olduğunu tahmin etmiştim fakat uzun Samsun'a şaşırmaktan kendimi alamadım. Amca SSK'dan emekliymiş, üç çocuğu okuyup iş güç sahibi olunca karısını boşayıp büyük kıza postalamış. Şimdi harabe ahşap evinde tek başına kalıyor.
Bir sigara daha istemek için baya bi muhabbet ettim kendisiyle, neyseki kendisi çok sık içtiği için ve içerken bana da tuttuğu için üç uzun samsun daha içmiş oldum, en son kız arkadaşımla buluşacağımı söyleyip yanından kalktım öksürerek.
Halbuki kız arkadaşım yoktu, yaşlı adama hayatından biraz daha nefret etsin diye öyle söyledim. Üç dal sigara verdiği için beni en yakın arkadaşı mertebesine koymasına sinirlenmiştim. Sonuçta ben de mutsuzdum ve hayatımı paylaşabileceğim bir hayali arkadaş arıyordum, onun üç dal sigarayla tüm duygusal ihtiyacını giderebilmesi hiç adil değildi. Yoksa ben de biliyorum "benim en iyi dostum içkim, sigaram" demeyi, beni onlar da terketmişti haliyle.
O sinirle abartıp Kandilli'ye kadar yürümüşüm, Avrupa'nın tepesinde olan güneş boğaz üzerinden gözüme geliyordu, neyseki abimin eski güneş gözlüğü yanımdaydı. 
Sonra olmayacak şey, Mehmet'le karşılaştık. Eski bir arkadaş, çok eğlenceli bir kişiliktir ve tanıdığı tanımadığı herkese laf atar, herkesle dalga geçer.Huyunu bildiğimden kendisine hayali arkadaş aradığımı söylemedim.
Çünkü biliyorum söylesem "Elizabet'ten bıktın demek" diye konuya girip, hayali arkadaşımın cinsiyeti üzerinden beni gizli ibneliğe kadar götürürdü. Mehmet'i ekmek için hayali sevgilimi öne sürdüm, Mehmet kıllanmasına rağmen üstüme gelmemişti. Kendisinden hayali sevgilimi öne sürerek 10 tl borç istedim. 10 tl'yi geri vermeyeceğimi bildiğinden uzun vadeli bir yatırım kararı alarak, bozuğu olmadığını isterse 50 tl para verebileceğini söyledi. 
Geri çeviremedim. Geri çevirseydim kız arkadaşsızlığım ortaya çıkacaktı zira. Ve böylelikle hayali kız arkadaşım yüzünden 50 tl cari açık vermiş oldum durduk yerde.
Mehmet'ten ayrılınca otobüse atlayıp Kadıköy'e geçtim. Hava kararmaya başlamıştı. 4 bira, yarım ekmek köfte, bir de samsun 216 alıp Moda sahile indim. Aslında niyetim uzun samsun almaktı fakat Moda'da bulamadım.
Moda sahilde çimlere oturup sokak köpeklerinin köfte kokusuna gelmesini bekledim. Gelip yanıma oturdular, köfteleri azar azar verdim. Son kalan köfteyi vermedim ama. 
Sonra onlara hayali kız arkadaşımı ne kadar sevdiğimi fakat onun ne kadar anlayışsız, ne kadar vefasız olduğundan falan bahsettim. 
İki saat kadar köpeklere birşeyler anlattım. Daha sonra sahibi tarafından sıçması amacıyla gezdirilen bir golden peşinden gitti hepsi. Bira bitmişti, son kalan köfteyi ben yedim.
Sonra Mehmet'i aradım, kız arkadaşımdan ayrıldığımı, moralimin çok bozuk olduğunu, bir kaç şişe bira alıp Moda sahile gelmesini söyledim. Niyetim hayali kız arkadaşımdan ayrılıp biraz da olsa cari açığımı kapatmaktı.
Mehmet bahane buldu, köpekler geri dönmedi. 
Ömer'i aradım, "sana geleyim mi?" dedim. Ömer "Hacı hatun gelecek eve" dedi. "Abi arkadaşı varsa çağırsın, ben de para var, şarap alıp geleyim, makarna da yaparız avrupai hesabı" dedim. Ömer "Abi arkadaşı falan yok asosyal o da benim gibi" dedi.
Bunun üzerinde 2 bira daha alıp Sahile geri döndüm. İyice sarhoşlamıştım, eski hayali sevgilime birkaç mesaj attım. O da beni unutamamış geldi hemen. 
Sigara uzattım almadı ama biramdan bir kaç yudum aldı. Sonra "Biz neden böyle olduk" dedi. Az yukarıdaki kulüpte Ağrı Dağın Eteğinde Remix çalıyordu. Hayali sevgilime baktım, çok güzeldi, gülümsedim kendisine. "Boşver" dedim, "Bak bizim şarkımız çalıyor"...

Müzik Zehirlenmesi Üzerine - 2

Abiii, abi ben seni seviyom, seni seviyom abi...
Bu sessiz cinnetin sebebi, eve gidip kulaklığımı almadan dört günlük bir aradan, hem de insan gibi geçen dört günden sonra, işe gelmem.
Yine ister istemez pop müzik yazısı olarak çıkacak ama birisi acısını unutup öcünü alacakmış, çok saçma geldi bir an acıtmayan bir şeyin öcü niye alınır, ne gereği var anlamadım.
Galiba mutsuzuğuma sebep, bu anlama çabamın hala yok olmaması. Hem ne demiş Bülent Ortaçgül: Anlamak çözmeye yetmez, senle olmaz, senle olmaz.


Bugün bana insalığın karşı evrimi üzerine bahsedesim geldi bir an. Şimdi bu yataktan menderesler oluşturarak akarım ben.
Bu yazıyı okurken bilimsel olmadığını fakat gelecek kuşaklara karşı evrime uğrama ihtimali olan ve kendince bu sürece teslim olmamaya çalışan bir amelenin, kendini kendine ifadesini bırakabileceğini ümit etmekle yetinelim.
Tabi esas umuş karşı evrim geçirmemek hususunda. Neyse yeter bu kadar açıklama, saçmalamaya başlayayım.
İnsanlığın karşı evrimini hayali bir labarotuarda, denek olarak kendimi kullanarak anlatmaya çalışayım. Evrim-devrim muhabbetleri döndüğünde hep söylenen bir şeydir: bu işler lineer gitmez; arada hoplayıp sıçrar, bunlara sıçrama denir.
Ben buna dialektik olarak "süreklilik ve kopuş" diyorum. Şaka lan şaka, ben demiyorum, Metin Çulhaoğlu yazdıydı bir kaç sene önce, güzel yazdıydı. 
Eğer şizofrenlikten sayılmazsa insan psikolojisini anlamak adına bir deneycinin denek olarak kendisini seçmesi bence parlak fikir. Sağolsun bir iş arkadaşım kendimi denek gibi hissetmeme yardımcı oluyor.
Pavlovun köpeği misali iş yerinde bilgisayarın haborlörü açılınca avuçlarımı bir kaşıntı alıyor, bir yerlere vurmak isteyeceğimi düşünüyorum ve inanır mısınız, müzik başlayınca gerçekten bir yerlere vurmak istiyorum...
Yapı ve üstyapı arasındaki ilişki misali, bilincim ve bilinçaltım arasında bir ilişki olduğunu varsayarsak ki var sanıyorum; bilincim razı olmasa bile dış faktörler bilinç altıma pop kültürünü ilintilendiriyor olmalı.
Yani ben şu anda bilincinde olarak bilinçaltıma pop kültürünün işleniyor olduğunun farkındayım diyebilirim. 
Şimdi de kendi kendime fal bakmışım gibi hissettim, "3 vakte kadar nefret ettiğin şarkıları mırıldanmaya başlayacaksın sevgili kendim"
Neyse fal geyiği daha sonra kahve içince yapılır fakat az önce değindiğim mesele kafamı kurcalamaya, çalan müzikse kafamı çitmeye devam ediyor. 
Bilinçli bir hareket olarak kulaklıkla kendi müziklerimi dinliyorum genellikle, lakin bu da ayrı bir handikap doğuruyor. Ne demiş dedelerimiz "insan sosyal bir hayvandır. Şimdi kendimi sosyallikten soyutlayıp en fazla zaman geçirdiğim insanlarla ilişkimi kessem insanlık güme gidecek ki, hayvanlığı buna tercih edebilirim o ayrı.
Kaldı ki mesafafesiz davransam insanlıktan daha hızlı çıkaracaklarını ve onlara ana avrat dümdüz gideceğimi biliyorum. Şimdilik "gerizekalı gerizekalı konuşma" demekten öteye geçmedim. 
Bir de durup dururken geldi aklıma "Bir ben var benden içeri" derken Yunus şizofreniyi mi tarif ediyordu acaba. Şizofreni üzerine lafladık arkadaşla dün, senkronsuz çalışan çift çekirdekli bir bilgisayar, iki ayrı bellek... Normal bir insanın beyninin çük kadar bir kısmını kullandığını düşünürsek 20-25 tane kişiliğin aynı anda bir bedende istihdamı mümkün görünüyor.
Eğer bunların birbirleriyle iletişimi mümkün kılınabilse evrim anlamında büyük bir sıçrama olabilir bence. Haydi bilimkurguya saralım.
En nihayetinde ben, hükmettiğim bedene iyi bakacak, yemini suyunu eksik etmeyecek, heteroseksüel bir erkek kişiliğiyle bedenimi paylaşabilirim.
Şimdi "bedene iyi bakması şartı" size mülkiyetçi bir tavır olarak görülebilir, yanlış anlaşılmalara mahal verebilir. Siz o mahalleri boşverin. Bedenin iyi kullanılmasını istememin sebebi tüm canlılara ait olan bir kaynağın optimum verimlilikte kullanılması arzusudur.
Ha ne olur dünyamız iyice zengin, bolluk olan bir yer haline gelir, o zaman her kişilik alır bir beden ne istiyorsaa yapar, birden fazla kişinin kullandığı bedene kimsenin zarar verme hakkı yok.
Heteroseksüellik konusunda da cinsiyetçi diyebilirsiniz. Derseniz hakkınız, kızmam. Fakat "Ben cinsiyetçi değilim" hırsıyla gidip mabadı tokmaklatamam, olmaz yani.
Ha şimdi benim şizofrenliğe bu kadar ket vurmaya kalkmam da olmaz o ayrı birşey. Sonuçta bedenini paylaştığın kişilik ne anan, ne baban, ne kardeşin; tanımadığın adama hangi kanaldan şart koşacaksınız, hem geçtim bedenin tapusu üstümüze de değil, bakalım diğer kişilik sizi beğenecek mi?
Kaotik bir durum değil mi?
Yaşasın tek bedende anarşizm, yaşasın şizofreni...

Müzik Zehirlenmesi Üzerine

Kendimi hiç bu kadar itaatkar hissetmemiştim.
Hele bir sor niye diye mayışsever. Niye diye sorduğunu duyar gibiyim mayışsever; kulaklığımı evde unuttum.
İşyerimde pop müzik çalıyor, şarkıdaki popçu emir kipiyle "vur kalemim kırılsın, vur..." gibi benim sadece "VUR" kısmına odaklandığım şeyler söylüyor.
Mesela şimdi birisi çıkmış kalbine mahmkeme kurmuş, her gece birini yargılamış, hafifletici bir bahane bulamamış falan... Külliyen yalan! HSYK oraya anında hafifletici sebep bulacak bir hakim atayacaktır.
İşte pop müzik dediğimiz şey bu kadar gerçeklerden kopuk birşey, bu kadar toplumdışı esasında.


Bu vesileyle bugünkü mayış sıkıntımı sınıfların müziksel üretimi ve örneklerle popüler müzik olarak başlatmış bulunuyorum.


Olaya elbette sınıfsal bir pencereden yaklaşmak gerekir fakat bu meselede sınıf kini bizi her daim güzelliğe götürmez.


"Bir pür cefa hoş dilberdir,
Müptelayım hayli demdir.
Elbet gönül arzu eyler,
Gül yanağı her şeb terdir"


Misal, yukarıdaki dizeler benim çok hoşuma gider ve padişah III. Selim'e aittir. Bildiğin haremi falan olan bir adamın bir kadına yazdığı bir şiir hem de.
Her daim ezen sınıf kötü eserler vermiyorsa tersi ezilen sınıflar için de geçerlidir.
Hatta tersi, ezilen sınıfların daha kötü düşünsel ürünler üretmesi gözardı edilemeyecek bir olgudur.
Ezilen sınıflar adına yapılmış güzel eserler ise (neredeyse bir kural olarak) yüzünü ezilen sınıflara dönmüş orta veya üst sınıflardan gelmiştir.
Mao'nun kültür devrimi işte bu noktada sıçmıştır.
Ezilen sınıflar maddi olarak taş üstüne taş koydukları için düşünsel anlamda taş üstüne taş koymaya vakit bulamıyorlar.


Yani demem o ki benim şu anda yazdığım şeylerde taş üstüne taş koyulmuş mu diye bakmayın, mesaide yazıyorum ben bunları. Herhangi bir taşın üstüne taş koyma iddiasında da değilim.


Sanat, sanat için mi toplum için mi sorusunu gündeme almıyorum, bana kalırsa gereksiz bir sorudur. Çok kaale alınmaması gereken bir sorudur.
Sanat bir dışavurumdur ve amacından bağımsız olarak içerdiği estetik unsurlarla, soyutlamayla insanlığın gelişimine katkıda bulunur.


Ezilen sınıfların, kendi sınıflarına yabancılaşmadan yaptıkları üretim gelişkin olamaz bana kalırsa, yalnızca kendi sınıfına yabancılaşmış yetenekli kişilere bir doğrultu verebilir. 
Ortaya çıkan bir sentez olabilir lakin hangisi tez hangisi antitez tartışmalı bir mesele bence. Ortada bir çelişki var, bariz.
Tüm işçi marşlarını yaratıcıları küçük de olsa burjuvadır mesela, manifestomuzu bile kendi sınıfımızdan birilerine yazdıramamışız sonuçta. Ama biz burjuvanını şerefsizliğini değil soyutlamasını aldık, dolayısıyla ortada sorun yok. Ortadaki olması gereken ve olgunlaşmış bir sentezdir, tezi anti tezi bellidir.


Bir önceki noktadan alıp devam ettirirsem, ezilen sınıfların kendi sınıflarına yabancılaşarak yaptıkları üretim berbattır, rezildir. Bu arabesktir, ucuz pop müziğidir, anamıza bacımıza söven rap'çidir, saçlarını yok getir diyen türkücüdür.
Ve ortaya bir tez atıyorum, maddi artı değeri kendisi için üretemeyen, düşünsel bir değer de üretemez.
Sorunun çözümü de kabaca şu, ya sınıf atlayacağız, ya da sınıfa atlayacağız.


Topluca sınıf atlayamayacağımızdan kaynaklı toplumsal olarak estetik algımızı yükseltmek için sınıfa atlamak daha mantıklı görünüyor biz ameleler açısından.
İşte kısır döngü burada başlıyor. sınıfa bir türlü atlanmadığı için aynı yerde dönüyoruz, hem de aptallığın merkezine gitgide yaklaşarak.
Aptallığın toplumun damarına bir kere zerk edilmesi yetiyor.Toplum aptallığın yeniden üretimi için bir itkiye ihtiyaç duymuyor. 
Temizlenmek için format atmak lazım. Format atınca iyi şeyler de silinebilir, bu da ihtimal dahilinde, lakin çok takmamak lazım bunu kafaya bence.


"şarjörü doldurdum dub dub dub dıs" Mesela bu bir rap parçası, içinde anlamadığım sözler var bir sürü ama anbladığım şarjörü doldurup kendini vurmuş. Ama kendini vurmuş bir insan nasıl oluyor da beynimi hala iğfal edebiliyor.


Özellikle mimari ve müzik toplumun psikolojisine etkisi had safhada olan iki sanatsal araç.
Sağolsun Karadenizli müteahhitler kar hırsıyla mimari adında bir sanatın geniş kitleler açısından görünürlüğünü yoketmişlerdir.
Fakat müzik; ne sinema, ne tiyatro, ne resim gibi tercih edilerek seyredilen bir sanat değil.
Bir amele için piyasanın sunduğu müziği dinlememe gibi bir ihtimal yok. Ama bu durum, bu işin çok planlı yapıldığını göstermez.


"üzerimde kurduğun edepsiz baskıya dayanamıyorum" bu sözleri sarfeden popçu ablam, sözlerini sana aynı şekilde iade ediyorum.


Ne diyorduk mayışsever, diyorduk ki bu iş o kadar planlı değil. Küçük burjuva aydınının ezilen sınıfların açtığı doğrultuda kaliteli üretim yapması gibi, lümpen zanaatkarın da burjuvanın açtığı yoldan üretim yapmasıdır bu.
Bakmayın söz müzik Serdar Ortaç yazdığına, bu adi beste ve güftenin sahibi Adam Simit'in gizli eli. Bilmiyorum Adam Simit'e ayrıca küfretmeme gerek var mı? Bence yok.


"Nasıl bir ses tonun var ne söylesen masal gelir La Fontaine'den" Mesela popçumuz şarkısındaki bu sözleri hasta olduğu hatuna söylüyor. La Fontaine masallarında hayvanları konuştururdu. Buradan da anlayacağınız üzere pop müzik aşırı dozda zoofili barındırır.
Tabi bir de sözleri anlamsız olmasa bile söylendiği ses tonundan ötürü gıcık eden icracılar var. Yani tabi ki haddime değil kimin şarkı söyleyip söylemeyeceğine karar vermek ama gene de çok sinirimi bozuyor.


"Get up, stand up, don't give up the fight" Bu pop değil, Bu Bob, Bob Marley. Peki nereden çıktı bu şimdi diyeceksiniz. Aynı şarkıları çalan arkadaş bunu ve "Working Class Hero" yu da çalıyor arada.
İşte böyle anlarda çok seviniyorum, keşke sözlerini de anlasaydı diyorum içimden ama dışımdan demeye korkuyorum çünkü anlarsa çalmayacağını biliyorum.
"Kır zincirlerini" değişti şarkı anlayacağınız üzere, Tarkan'ın kıracağı zincirden kime ne hayır gelecekse artık. Neyse biz gene de kıralım zincirlerimizi.


Ha diyecekseniz ki "Arkadaş sen böyle diyon ama eskiden de çok güzel pop şarkıları vardı, senin söylediklerinin bir değeri yok" haklılık payınız olmakla birlikte tarihin seçiciliğini gözardı etmiş olursunuz.
Bunu gözardı etmediğiniz takdirde umudu görürsünüz, kötüyle iyinin savaşında iyi kazanır, zaman selinden geriye kök salabilmiş olan kalır.


Peki ben neden bu kadar sinirliyim bu konuda?
Çünkü ben selden kalmış bir yapraksız ağaç değil gölgesinde dinlenebileceğim bir salkım söğüt istiyorum, ne bileyim ayda bir altında mangal yapayım, rakı sofrası kurayım istiyorum. 

İçimizdeki Polyanna

Evet sevgili mayışseverler.
Bugün size kişisel gelişeceğim.


İçimizdeki Polyanna...


Bir birey olarak amele sınıfına duhulümden önce ben, bir garip polyanna idim.
Birey olarak sınıfa dahil olmamdan önce de çok çalıştım ve bir kısmı gerçekten ağır işlerdi.
Fakat Polyanna dediğimiz karakter, siz işçi sınıfına tam anlamıyla girmeden, çıkmaz bedeninizden.
Ben her ne kadar halen üniversite kurumunun vesikasını taşısam da cebimde, geri dönüşsüz bir şekilde kaydoldum amele defterine.
Neyse gelelim içimizdeki Polyanna'nın yediği herzelere.
Gözünüzün önüne herhangi bir üniversiteden herhangi bir bölümün birinci ve son sınıf öğrencilerinden getirin.
İkisi arasındaki fark ne bilgi, ne birikim, ne teori ne pratik değildir; ikisi arasındaki fark son sınıftaki öğrencinin Polyanna'nın orospuluğuna ikna olmuş olmasıdır.


Son sınıftaki arkadaşımız iyimser bir noktadadır esasında. Mezuniyetinden sonra:
Erkekse askerliği aradan çıkarıp, ilk bulduğu işe yerleşip, mülteci isteklerden uzak, ekmek çalmadan karnını doyurabilmenin sadetiyle, maddi sıkıntıları aşıp, evlenip, daha sonra eşini aldatana değin aynı monotonlukla devam edecek yaşantısına.
Eşini aldattıktan sonra mevcut monotonluktan haz etmeyenler boşanıp farklı monotonluklar peşinde koşarlar. Kombine maç bileti/dizi bağımlılığı, müdavimi olunan bir meyhane/kafe ve aynı kaderi yaşayan iki arkadaş zaruridir.


Bir de ikna olmayanlar ve günde iki sefer yapan otobüsü saatine bakmadan bekleyen emekliler gibi Polyannayla ilişkilerine devam edenler var.
Bunların az daha kafası çalışanları öğrenciliklerini çeşitli veçhelerde devam ettirirler. 8 sene sonra evlenecekleri gene kendileriyle aynı kaderi yaşayan sevgilileri varsa sıkıntı yoktur.
Bunların Polyanna'yla evlenip çocuk yapma niyetinde olanları ise çeşitli holding bünyelerinde ofis boy olarak kariyer basamaklarını temizlerken görebilirsiniz. Sevgilileriyle (erkekleri için var olma ihtimali oldukça düşüktür) kariyer, mayış, hobi, yetenek yarıştırmak gibi salak işlere girmeye yatkın olduklarından, kaçınılmaz sonları malca evliliklerdir (erkekler için annelerinin bulduğu gelin adayları, kadınlar içinse aynı kulvarda koşmadıkları zengin kocaları).
Şimdi "Ne yapalım yani, her şeye küsüp 15 yaşında ergen gibi kendimizi odamıza mı kitleyelim?" dediğinizi duyar gibiyim.
Banane arkadaşım ne yaparsanız yapın; benden uzak olun isterseniz kendinizi Himalayalarda tapınaklara zincirleyin.


Neyse benim demek istediğim içimizdeki Polyanna, genel toplamda etkisiz bir girdiyse de hayatımıza, dönüp arkamıza baktığımızda "keşke Haldun Ayıoğlu'na peşkeş çekseydim bunu" dedirtmekte.


Mayış sıkıntısında birşey yazmanın en büyük sorunu şu on dakikada yazılabilicek yazının 10 saatlik geniş bir süre içerisinde parça parça yazılması.
Yazının başına baktım şimdi, kişisel gelişeceğim demişim, yazının sonunda Polyanna'yı Ayıoğlu Ayı'ya siktirmişim.
Biraz tarz meselesi, yazının hiç bir yerinde söylenmeyecek şeyi ortada söyleyiveriyorum.Tabi bunda Sıvaslı olmamın da payı yok değil.


Neyse.
Kariyer diyorum sevgili mayışsever, kariyer amele işi değildir.
Sevgili mayışsever, kariyer, mayışı yoksulluk seviyesinin üstünde insanları enterese eder.


Yani benim güzel mayışseverim
Aysonunu düşünürken ürpermek yok
Bezmek, sıkılmak, geyik çevirmek
Ya da ekstre beklemek
Gözleri yatırıp hesaplara
İçtiğim biralar geliyor aklıma
Bir açıklaması vardır elbet 
Giderken borç yatırmaya
Emekli olamayacağım örneğin
Köle olmak ne garip şey mayışsever...


İşte mayışsever, Polyanna'yla çıkılan yolda amele olarak varılan yer; Ahmet Kaya.
Bir döngü var, kısır mı bilmiyorum fakat:
Altı yaşındaki insanlara Polyanna masalları anlatılırken, ben kasetten Ahmet Kaya dinliyordum anlamadan.
Başladığımız yere dönüyoruz zaman zaman. Fakat ne döndüğümüz yer aynı mekan, ne dönen aynı adam.
İdrak ediyoruz ne garip bir nehirde iki kere yıkanamayacağımızı bir kere bile yıkanmadan.
Tabula rasaya birşey yazmadan sayıyoruz kendimizi adamdan.
Polyanna diyorduk, Polyanna benim güzel ablam, yaşamadı reelde.
Yaşasaydı zaten, evlendirilirdi tecavüzcüsüyle.
Diyeceksin yine bana kötümser.Deme öyle, realistim ben.
Geçmez miydi ırzına Polyanna'nın, alkol yerine üzüm yiyin diyenler.


Gene saptık konumuzdan, kişisel gelişecem diyordum, gelişiyorum yavaştan.
Hayatta insanı yönlendiren ilkeleri değil refleksleridir anlamadan.
Refleks edin mayışsever.
Eğilme yere götünü duvara yaslamadan.
Septik ol, bokunu çıkarmadan.
Rahat ol, kendini kasma.
Biter her mesai nasılsa...

kimim lan ben?

Kitleniyorum bazan.
Anlamsız bakıyorum döşemelere.
Sonra soruyorum kendime ya ben ne yapıyorum böyle.
Aklıma öylesine geldiği için değil dinlediğim şarkıda Nejat Yavaşoğulları sorduğu için soruyorum ben de.
9 yıldır üniversite okuyorum, amelelik yapıyorum kendimi bildim bileli, ameleliğimin 9 senesi devlet bilgisi dahilinde.
Siyasalım esasında amelelikten beri, ve siyasal bölümümü yeterince anglosakson dilinden anlamadığım için henüz nihayete erdiremedim.
Bir de amatörüm para kazanmadığım her işte.
Az gitar, az şan, az bağlama, az karakalem, az düz yazı, az şiir elimden gelir. 
Beklentim görselliğin dijital boyutunda profesyonelleşip ekmek yemektir. 
Ve iyi kötü iki aydır da yemekteyim.
Bu yemek yeme eylemi için haftada altı gün, günde oniki saat mesaideyim.


Allah dersen orta birden terk, insanın içinde olmayınca zorla olmuyor bu işler.
Çok konuşuyor muyum bilmiyorum fakat konuşmayı çok sevmiyorum. Dinlemek daha faydalı geliyor.
Agresif değilsem de damarıma basıldığında içimden bir canavar çıkabiliyor. 
Neyse ki damarlarım ayak altında değil, basmak için gerçekten şerefsiz ya da salak olmak gerekiyor.


Bazen dışardan bakarım kendime sizin gözünüzle, biraz anlaşılmaz geliyorum kendime.
Olduğum gibi görünmek zor geliyor çoğunlukla. Dolayısıyla göründüğüm gibi oluyorum biraz olumsuz anlamda. 
Göründüğüm gibi olmam çok da faydalı ve iyi değil insanlığa.
O yüzden bu çelişkiyi es geçip görünmez olmayı tercih ediyorum sıklıkla.
Bir de baktığınız açıya göre farklı görünüyorum haliyle. Görünenlerin kesişen noktası tahminimce, sizi önemsemediğim yönünde. Doğrudur.
Bir de şunu söylemeden geçmeyeyim, bunları size yazana kadar bu kadar farkında değildim egoistliğimin.




Tehlikesiz seviyede takıntılarım var.
Olağandışı bir durum yoksa trenin ilk vagonundan başkasına binmem.
İşin küçük detayına saplanıp siktiredebilirim bazen kalanını.
Bitmiş bir işte hep eksiğimi ararım, çoğunlukla bulurum.
Beceremediğim bir işi elimden bırakabilmem için başkasının yardımına ihtiyaç duyabilirim.


Bir kaç atasözüyle bitirmek gerekirse.
Kavga gördüm mü kaçmam, yemek gördüm mü girişirim.
Tencere dibim kara, ama diplerimizin karalığını yarıştırmak niyetinde değilim.
Tencereden gidersek, yuvarlanmaktayım lakin uygun kapak bulmuş değilim.
Üzümlere baka baka kararmamak için bakmamaya gayret ediyorum.
Ama ayrımcılık olmasın diye körlerle yatıp kalkıyorum, şaşılığa erişmesek de önemsenmeyecek derecede astigmatım.
Sana arkadaşımı söylerim ama sen bana kim olduğumu söyleyemezsin her türlü iddiaya girerim.
En kısa yol her zaman bildiğim yol değildir, ampirik tavırlar sergileyebilirim.
Bükemediğim bileği öpmem, zira yarın bir gün bükebilirim.
Yenilen pehlivan olarak güreşe doymuş olsam da obsesiflikten kaynaklı diretebilirim.


Ben on saatlik mesainin benim için küçük ama patron için büyük bir kısmını buraya sevkettim.
Sizin anladığınız kadarıyla kendimi anlatmaktı derdim. Bu sebeple anlayamadığınız yerlerden ben sorumlu değilim.

Mayış Sıkıntısı

Mayış sıkıntısı dile geldi galiba.
A6 boyutunda çizimlerden gına da gelmiş olabilir ama,
Kendimle çok yazışıyorum bu aralar.
Bazı manalı manasız yazılar, benim ilgimi çekti zaar.


Ne akademik bir deneme, ne maymunların sosyolojisi üzerine makale,
Mayış derdinde çok alınmıyor kaale.


Mayış dediğin borçlara aktarılan bir dere.
Mayış sıkıntısı dediğin günde on saat bir döner sandalye.
Mayış sıkıntısı şiddet ve küfür isteği.
Mayış sıkıntısı sıkıntıların en sıkıntısızı.
Mayış sıkıntısı sıkıntıların en sıkıntılısı.


İşte mayış sıkıntısı karalamaları böyle sıkıntılı, sıkıntısız ruh hallerimin dar bir kanaldan seyretmesi.