Kendimi hiç bu kadar itaatkar hissetmemiştim.
Hele bir sor niye diye mayışsever. Niye diye sorduğunu duyar gibiyim mayışsever; kulaklığımı evde unuttum.
İşyerimde pop müzik çalıyor, şarkıdaki popçu emir kipiyle "vur kalemim kırılsın, vur..." gibi benim sadece "VUR" kısmına odaklandığım şeyler söylüyor.
Mesela şimdi birisi çıkmış kalbine mahmkeme kurmuş, her gece birini yargılamış, hafifletici bir bahane bulamamış falan... Külliyen yalan! HSYK oraya anında hafifletici sebep bulacak bir hakim atayacaktır.
İşte pop müzik dediğimiz şey bu kadar gerçeklerden kopuk birşey, bu kadar toplumdışı esasında.
Bu vesileyle bugünkü mayış sıkıntımı sınıfların müziksel üretimi ve örneklerle popüler müzik olarak başlatmış bulunuyorum.
Olaya elbette sınıfsal bir pencereden yaklaşmak gerekir fakat bu meselede sınıf kini bizi her daim güzelliğe götürmez.
"Bir pür cefa hoş dilberdir,
Müptelayım hayli demdir.
Elbet gönül arzu eyler,
Gül yanağı her şeb terdir"
Misal, yukarıdaki dizeler benim çok hoşuma gider ve padişah III. Selim'e aittir. Bildiğin haremi falan olan bir adamın bir kadına yazdığı bir şiir hem de.
Her daim ezen sınıf kötü eserler vermiyorsa tersi ezilen sınıflar için de geçerlidir.
Hatta tersi, ezilen sınıfların daha kötü düşünsel ürünler üretmesi gözardı edilemeyecek bir olgudur.
Ezilen sınıflar adına yapılmış güzel eserler ise (neredeyse bir kural olarak) yüzünü ezilen sınıflara dönmüş orta veya üst sınıflardan gelmiştir.
Mao'nun kültür devrimi işte bu noktada sıçmıştır.
Ezilen sınıflar maddi olarak taş üstüne taş koydukları için düşünsel anlamda taş üstüne taş koymaya vakit bulamıyorlar.
Yani demem o ki benim şu anda yazdığım şeylerde taş üstüne taş koyulmuş mu diye bakmayın, mesaide yazıyorum ben bunları. Herhangi bir taşın üstüne taş koyma iddiasında da değilim.
Sanat, sanat için mi toplum için mi sorusunu gündeme almıyorum, bana kalırsa gereksiz bir sorudur. Çok kaale alınmaması gereken bir sorudur.
Sanat bir dışavurumdur ve amacından bağımsız olarak içerdiği estetik unsurlarla, soyutlamayla insanlığın gelişimine katkıda bulunur.
Ezilen sınıfların, kendi sınıflarına yabancılaşmadan yaptıkları üretim gelişkin olamaz bana kalırsa, yalnızca kendi sınıfına yabancılaşmış yetenekli kişilere bir doğrultu verebilir.
Ortaya çıkan bir sentez olabilir lakin hangisi tez hangisi antitez tartışmalı bir mesele bence. Ortada bir çelişki var, bariz.
Tüm işçi marşlarını yaratıcıları küçük de olsa burjuvadır mesela, manifestomuzu bile kendi sınıfımızdan birilerine yazdıramamışız sonuçta. Ama biz burjuvanını şerefsizliğini değil soyutlamasını aldık, dolayısıyla ortada sorun yok. Ortadaki olması gereken ve olgunlaşmış bir sentezdir, tezi anti tezi bellidir.
Bir önceki noktadan alıp devam ettirirsem, ezilen sınıfların kendi sınıflarına yabancılaşarak yaptıkları üretim berbattır, rezildir. Bu arabesktir, ucuz pop müziğidir, anamıza bacımıza söven rap'çidir, saçlarını yok getir diyen türkücüdür.
Ve ortaya bir tez atıyorum, maddi artı değeri kendisi için üretemeyen, düşünsel bir değer de üretemez.
Sorunun çözümü de kabaca şu, ya sınıf atlayacağız, ya da sınıfa atlayacağız.
Topluca sınıf atlayamayacağımızdan kaynaklı toplumsal olarak estetik algımızı yükseltmek için sınıfa atlamak daha mantıklı görünüyor biz ameleler açısından.
İşte kısır döngü burada başlıyor. sınıfa bir türlü atlanmadığı için aynı yerde dönüyoruz, hem de aptallığın merkezine gitgide yaklaşarak.
Aptallığın toplumun damarına bir kere zerk edilmesi yetiyor.Toplum aptallığın yeniden üretimi için bir itkiye ihtiyaç duymuyor.
Temizlenmek için format atmak lazım. Format atınca iyi şeyler de silinebilir, bu da ihtimal dahilinde, lakin çok takmamak lazım bunu kafaya bence.
"şarjörü doldurdum dub dub dub dıs" Mesela bu bir rap parçası, içinde anlamadığım sözler var bir sürü ama anbladığım şarjörü doldurup kendini vurmuş. Ama kendini vurmuş bir insan nasıl oluyor da beynimi hala iğfal edebiliyor.
Özellikle mimari ve müzik toplumun psikolojisine etkisi had safhada olan iki sanatsal araç.
Sağolsun Karadenizli müteahhitler kar hırsıyla mimari adında bir sanatın geniş kitleler açısından görünürlüğünü yoketmişlerdir.
Fakat müzik; ne sinema, ne tiyatro, ne resim gibi tercih edilerek seyredilen bir sanat değil.
Bir amele için piyasanın sunduğu müziği dinlememe gibi bir ihtimal yok. Ama bu durum, bu işin çok planlı yapıldığını göstermez.
"üzerimde kurduğun edepsiz baskıya dayanamıyorum" bu sözleri sarfeden popçu ablam, sözlerini sana aynı şekilde iade ediyorum.
Ne diyorduk mayışsever, diyorduk ki bu iş o kadar planlı değil. Küçük burjuva aydınının ezilen sınıfların açtığı doğrultuda kaliteli üretim yapması gibi, lümpen zanaatkarın da burjuvanın açtığı yoldan üretim yapmasıdır bu.
Bakmayın söz müzik Serdar Ortaç yazdığına, bu adi beste ve güftenin sahibi Adam Simit'in gizli eli. Bilmiyorum Adam Simit'e ayrıca küfretmeme gerek var mı? Bence yok.
"Nasıl bir ses tonun var ne söylesen masal gelir La Fontaine'den" Mesela popçumuz şarkısındaki bu sözleri hasta olduğu hatuna söylüyor. La Fontaine masallarında hayvanları konuştururdu. Buradan da anlayacağınız üzere pop müzik aşırı dozda zoofili barındırır.
Tabi bir de sözleri anlamsız olmasa bile söylendiği ses tonundan ötürü gıcık eden icracılar var. Yani tabi ki haddime değil kimin şarkı söyleyip söylemeyeceğine karar vermek ama gene de çok sinirimi bozuyor.
"Get up, stand up, don't give up the fight" Bu pop değil, Bu Bob, Bob Marley. Peki nereden çıktı bu şimdi diyeceksiniz. Aynı şarkıları çalan arkadaş bunu ve "Working Class Hero" yu da çalıyor arada.
İşte böyle anlarda çok seviniyorum, keşke sözlerini de anlasaydı diyorum içimden ama dışımdan demeye korkuyorum çünkü anlarsa çalmayacağını biliyorum.
"Kır zincirlerini" değişti şarkı anlayacağınız üzere, Tarkan'ın kıracağı zincirden kime ne hayır gelecekse artık. Neyse biz gene de kıralım zincirlerimizi.
Ha diyecekseniz ki "Arkadaş sen böyle diyon ama eskiden de çok güzel pop şarkıları vardı, senin söylediklerinin bir değeri yok" haklılık payınız olmakla birlikte tarihin seçiciliğini gözardı etmiş olursunuz.
Bunu gözardı etmediğiniz takdirde umudu görürsünüz, kötüyle iyinin savaşında iyi kazanır, zaman selinden geriye kök salabilmiş olan kalır.
Peki ben neden bu kadar sinirliyim bu konuda?
Çünkü ben selden kalmış bir yapraksız ağaç değil gölgesinde dinlenebileceğim bir salkım söğüt istiyorum, ne bileyim ayda bir altında mangal yapayım, rakı sofrası kurayım istiyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder