1 yılı aşkın bir süredir yazmamamın bir sebebi blogu epi topu üç beş kişinin okuyor olmasının yanında, burada en son bahsettiğim işyerinde çok uzun süredir çalışmıyor olmamdı. Aradan geçen süre içerisinde grafik, anket, denetim, kobaylık gibi çeşitli işlerde de klasik bir "mayış sıkıntısı" yaşanmadığından olsa gerek; yazmayı çizmeyi iyice unutmuşum.
Geçen yaz başında normal mesaili bir işe başlamış ve tam sıkılıyordum ki artık sıkılmadığım mevcut işimi bulmuş oldum. Evet artık çalışırken bunalım yok, muhabbetsizlik, kötü müzikler, mal insanlar yok. Bildiğin işimi severek yapıyorum, beş ay geçmesine rağmen hala yaptığım işten haz alıyorum. Çok güzel bir duyguymuş.
Bununla birlikte işyerinde yalnızlık duygusuna gark olmayışım yazma çizme işlerimi de inanılmaz bir şekilde baltaladı. Şu anda bu satırları mesai sırasında değil iki gün sonraki sınav için ders çalışırken yazıyorum, düşünün...
Kendi hesabıma bir mayış sıkıntısı çekmiyor oluşum, mayış sıkıntısını unuttuğum, mayış sıkıntısına yabancılaştığım sonucunu çıkarmasın sakın ha. Sizin mayış sıkıntınız benim mayış sıkıntım, zira hala on numara bir otlakçıyım. Tüm mayışı kira ve faturaya gömünce yaşamak için başka bir yol kalmıyor. Durumumdan nefret etmeyin, evrimin kodlarımıza işlediği hayatta kalma içgüdüsüdür bu; kınamayın...
Evrim demişken, eski yazdıklarıma bir göz gezdirdim şöyle...
Baskı altında üretken olmamız da sanıyorum hayatta kalma güdüsüyle alakalı birşey. Etrafımda boktan müzikler silsilesi varken kendimi yalıtıp daha iyi müzik dinliyor. Kimseyle muhabbet edemezken kağıda gömülüp bol bol çizim yapıyordum. Ha onlar bi boka yarayan şeyler miydi? Tabi ki değil. Konumuz da o değil zaten.
Ben baskı altındayken kendimi daha üretken hissediyorken -hissetmenin de ötesinde bildiğin üretkenken ('üretkenken' de çok güzel kelimeymiş)- memleketimizde oluşan toplumsal baskı ortamında sanatsal üretim ve tüketim bu yöne meyletmiyor. Tüketimi de geçtim, onda da gözüm yok, gösteri endüstrisiyle yarışılmasa da olur; fakat üretim de yok.
Geçtiğimiz ay çokça tartışılan "Sanatçılar Girişimi" toplantısında da aynı sıkıntı var. Orada ortalığı bulandıran birkaç bulaşık adamı geçtiğinizde, gerçekten de memleketimizde güzide eserler vermiş sanatçılar bu baskıya karşı bir başkaldırı örgütlemeye çalıştılar. Bu sanatçıların ürettikleri de keza başarılı işlerdi. Evet işlerdi, di-li geçmiş zaman. Bu arkadaşlar, ülkemizde düzgün olmaması hep bir zırlama konusu olan telif yasasına rağmen, on yıllardır bir şey üretmeden gül gibi geçinip gidiyorlar.
Şimdi ben kaale alınan bir tip olsam döküme başlayacaklar; şu albümleri yaptık yazdık, şu şirrler, şu filmler... bu liste uzayıp gider. Fakat gelin görün ki 30, 40, 50 yıl önce ürettiklerinizle yok bir farkı. Bu kadar baskı ortamında da ilham gelmiyorsa bir daha gelir mi a dostlar.
Bir diğer çıkarım ise şu olabilir: Eski adamların eski heyecanlarla ürettiklerini bir daha üretmeleri çok mümkün değil. Yeni birilerinin yeni heyecanlarla yeni üretimlere girmesi gerekir. O da ekmek derdindeyken disipline olmuyor. Ortaya çıkan şeyler bağıntısız, havada kalıyor.
Neyse mayış sıkıntısı diyorduk, alakasız şeyler söylemeye başladık. Mesaide yazmayınca odaklanmakta sıkıntı çekiyorum doğrusu. Ek olarak mesaide yazmayınca mayış meselesine bağlamakta da sıkıntı çekiyorum. Bu satırları mayışa bağlayamadan hepinizi öpüyorum...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder